KARDEŞLİĞİ ONDAN ÖĞRENDİK
- 2 Mayıs 2012 Çarşamba
- Bu yazı 9009 kez okundu
İslam tarihinde Medine’li sahabilerin, sırf imanlarından dolayı her şeylerini bırakarak Mekke’yi terk etmek mecburuyetinde kalmış muhacir müslümanlar ile tüm imkanlarını paylaşmaları kardeşliğin en müstesna bir örneğidir. Hz. Peygamber, bu şekildeki bir kardeşlik örneğini temin etmek için Ensar ve Muhacirin’i genel bir çağrı ile kardeş ilan etmek yerine, her iki taraftan birer kişiyi karşılıklı olarak birbirleriyle kardeş ilan etmiştir.
İşte Medine’de Enes b. Malik’in evinde Hz. Peygamberin Ensar ile Muhacirler arasında gerçekleştirdiği bu müstesna kardeşlik uygulaması, tarihte eşi ve benzeri bulunmayan, örnek bir uygulama olmuştur. Bu uygulama sebebiyle Medineliler Ensar-Muhacir kardeşliği için evlerinin kapısını açmakta adeta yarışmış, ellerindeki tüm imkânları bölüşmüşlerdir. Tabi sırf Allah için yapılan böyle bir yardımlaşma örneği, mal zenginliği değil, iman ve gönül zenginliğinin ta kendisidir.
Kuran-ı Kerimde: “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın; parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız” (Al-i İmran, 103) buyrulmuştur.
Hz. Peygamber de: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek manada iman etmiş olamazsınız.” (Müslim, iman, 93)
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. O din kardeşine haksızlık etmez. Onu düşmana teslim etmez. Kim din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderirse Allan da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim müslüman kardeşinin hatasını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.. (Müslim, Birr ve sıla, 58) buyurmuştur.
A- Kardeşlik ve Sevgi:
Kardeşliği besleyen en önemli unsurlar sevgi, hoşgörü, merhamet, yardımlaşma, birlik ve beraberlik gibi güzel ahlakın göstergeleridir. Sevginin insan hayatının zarurî bir yönü olduğu gerçeğine bütün din ve felsefi görüşler dikkat çekerler. Yine bunun gibi şefkat ve merhamet, yumuşak huyluluk ve yardımseverlik gibi sevginin türevleri de üstün faziletler olarak kabul edilir. Hatta bu anlayış yaşayan her şeye karşı sevgi göstermenin yanında kötülüğe karşı iyilik yapmanın bile teşvik gördüğü bir noktaya ulaşmıştır. Örneğin Hz. Peygamberin ‘Hiç biriniz kendisi için istediğini (mümin) kardeşi için istemedikçe gerçekten iman etmiş olamaz’ (Buhari. iman. 7) buyruğu ile bireyin toplumun özü haline gelmesi ve empatik bir anlayışın imanla bütünleştirilmesi sağlanmış olur.
İnsan hayatının özü sevgidir. Sevgi vermektir almak değil. Sevilmek için sevmekten başlamak gerekir. Ama ille de sevilmek beklenilmemelidir. Çünkü sevmek sevilmekten çok daha önemlidir. Sevgide paylaşma ve bütünleşme vardır. Eğer siz beni severseniz ben de sizi severim diyorsanız bunun adına sevgi denmez o olsa olsa süfli bir ticari anlayış olur.
Şiddet kullanmak mı, yoksa kötülüğe katlanmak mı faydalı bilmiyorum. Zaten bunu kimse bilemez. Fakat herkesin bildiği gibi ben de biliyorum ki, sevgi saâdettir. Başkalarının bana olan sevgisi bir nimettir ve benim başkalarına olan sevgim daha büyük bir nimettir. En büyük saâdet beni sevenlere değil, benden nefret edenlere de olan sevgimdir. (Tolstoy, Din Nedir? Sf. 167-187)
Demek ki sevgi, karşılık beklemeden sevmektir. Sevdiğinizde bir şey verdiğinizi ve bunun karşılığını mutlaka almanız gerektiğini düşünmeniz doğru değildir. Gerçek sevgi annenin evladına olan sevgisi gibi olandır. (Elmacıoğlu)
Toplum sevgi ile kaynaşır, adaletle yaşar derler. Hz. Peygamber de: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona ihanet etmez, ona yalan söylemez ve onu sıkıntıda bırakmaz.. Bir Müslümanı sıkıntıdan kurtaranı Allah da sıkıntıdan kurtarır. Bir Müslümanın ayıp ve kusurlarını gizleyenin Allah da ayıp ve kusurlarını gizler.. Müslüman kötülüğe kötülükle karşılık vermez.. Kendisiyle kaynaşılmayan insanda hayır yoktur” buyurur.
"Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de Allah’ın (varlığının) delillerindendir. (Rum / 21) buyrulur.
Âyette, ailenin kurulup korunması için eşler arasında sevgi, saygı, merhamet, şefkat ve hoşgörü gibi temel ilkelere ve her şeyden de önemlisi, eşlerin yaratılması ve aralarında sevginin var edilmesinin Allah'ın varlığının delillerinden olduğuna vurgu yapılmaktadır.
Allah Teâlâ'nın bağışlaması bile, O’nun kullarına olan sevgisinden ileri gelmektedir. Çünkü sevmeyen bağışlamaz. İnsan sevgiyle donatılmıştır. Fıtratımızda sevgi olmasaydı, işimizi, eşimizi, aşımızı, çoluk çocuğumuzu, anamızı, babamızı, akrabalarımızı, dostlarımızı ve her şeyden önce Allah'ımızı ve peygamberimizi nasıl sevebilirdik. Bütün fillerimizde öncü kuvvet sevgidir. Allah, her insanın ve hatta her varlığın içine sevgi tohumunu ekmiştir. Filizlenen ve yeşeren bu sevgi sayesinde yaşam bir anlam kazanmaktadır. Bu da Allah'ın insana sunduğu en latif bir ikramıdır.
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde herkesi sevin diye bir ifade kullanmayıp, örneğin: "Kim olursa olsun adaletli davranın, hakkı ayakta tutun, hiçbir kimseye dini, mezhebi, milleti, ırkı, makam ve serveti dolayısıyla farklı muamele etmeyin, ananız, babanız, akrabalarınız, zengin, fakir kim olursa olsun adaleti yerine getirin" gibi emir ve tavsiyelerde bulunmasının zımnında yine sevgi vardır. Fıtratta olan şeyle memur olmanın zaten pek anlamı da yoktur.
Asıl olan hakkın hâkim olması, adaletin ve düzenin sağlanmasıdır. Yoksa hiçbir kimse, fıtraten herkesi sevemez ve zaten böyle de istenmemiştir. Hakkaniyet ve adaletle muamele eden kim olursa olsun, hangi ırktan gelirse gelsin, hangi dine, mezhebe ve görüşe mensup olursa olsun insanlar tarafından saygı, sevgi ve hürmet görmelidir.
Birbirimizi sevelim, çünkü sevgi Allah’tandır. Sana yapmalarını istemediğin şeyi başkalarına yapma ve senin yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir ve eğer biri seninle mahkemeye gidip gömleğini almak isterse ona abanı da bırak. (Yuhanna, III, 7-8-12-14-16 dan) sözleri de hayli anlamlıdır.
B- Kardeşlik ve Hoşgörü:
Hoşgörülü olmak birbirlerinin kusurlarını araştırmamayı ve affedici olmayı gerektirir. Bağışlamayı bilmeyen, hoşgörülü olamaz. Yüce Allah, affetmeyi sevmiş ve bizden de affedici olmayı istemiştir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: "Onlar, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah, iyilik edenleri sever." (Al-i İmran 134) Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuşlardır: "Herhangi bir kişi diğer bir kişinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter ."
Hoşgörü bir yaklaşım ve bir tavırdır. Ufku dar olanlarla ufku geniş olanların farkını gösteren bir ölçüdür. Hoşgörü gülümseyen çehrenin adıdır. Alkış tutabilme kadirşinaslığıdır. Hatta toplum için hayat iksiridir. Herkesin kendini dilediği gibi tanımlayabilme anlayışının bir inanç prensibi olarak kabullenilmesidir. "Dinde zorlama yoktur.." (Bakara, 256) ayeti de Din de zorlamanın kaldırılmış olduğunu ve Dinin konusunun, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlar olduğunun kanıtıdır. Hiç kimsenin düşüncelerini zorla değiştirmek gibi bir tavır benimsenmemelidir. Hiç kimseyi inançlarından zorla değiştirme hakkımın olmadığı gibi kimsenin de beni inançlarımdan zorla değiştirme hakkının olmadığını bilmesidir. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin" (Buhari, İlim, 11) hadisi de hoşgörü ve diyaloğa ışık tutmaktadır.
Hoşgörü ve diyalog kültürü gelişmemiş olanlar on tane iyi davranışı göremezler iken bir tane yanlış davranışı derhal görmeye şartlanmış kişilerdir. Bunlar kendi egolarına mahkûm narsist insanlardır. Bizim kültürümüzde güzel görmek, güzel düşünmek, hayattan lezzet almak anlayışı vardır. Mevlana’nın da dediği gibi: Bir ayağımız Şeriatte, bir ayağımız da pergel gibi yetmişiki milleti dolaşmaktadır. Mevlana’nın yine şu sözü de hoşgörü ve diyalog adına ne güzel bir anlayıştır: “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye!” (Mevlana)
İslâm dini, insanlara hoşgörülü olup onların kusurlarını araştırmamayı emreder. Bir imtihan yeri olan bu dünyada iyilerle kötüler bir arada yaşamak durumundadır. Çünkü imtihan bunu gerektirir.
Bir mü’min, bütün varlıklara ve özellikle insanlara sevgiyle yaklaşmalıdır. Nitekim Yunus Emre, Yaratılmışları severiz, Yaratandan ötürü, diyerek sevgi gerçeğini dile getirmiştir. Kin ve nefret sevginin zıddı olduğu için bu duyguyla yaşayanlar, sevgi, hoşgörü ve kardeşlikten tamamen yoksun olurlar.
Bir insanda düşmanca tavır ve davranış görülmedikçe onun dostluk potansiyelini gözardı etmemek temel insanı bir değerdir. Hoşgörü ve diyalog birbirini tamamlayan ve kardeşliğin kapısını aralayan birbirine endeksli iki kavramdır. Voltaire’nin “Söylediklerinizin hiç birine katılmıyorum, fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım” sözü hoşgörünün ve insana saygının en güzel örneklerindendir. Bu kendine güvenin de ifadesidir. Kendine güvenen hoşgörü ve diyaloga açık olur. Kendine ve söylediklerine inanıp güvenmeyen ise diyalogtan yana sıkıntı ve korku içindedir.
Din kardeşliğinde görmediğimiz, tanımadığımız insanlar iman birliği sayesinde kardeşimiz olur. Bütün maddi endişeleri dışarıda bırakan ve sadece yüreklerden beslenen bu kardeşlik duygusu onu paylaşanlar adına büyük bir hayır ve güzelliklerin kaynağıdır. Bütün inananları “ümmet” kalıbında eriten İslam, gönüllerden sınırları kaldırır ve bize bir takım toplumsal sorumluluklar yükler. Peygamberlerin davetine muhatap bütün insanlık içinden bu davete icabet edenler birbirlerinin din kardeşleri iken, davete muhatap olup henüz iman etmeyen diğer kesim de bu kardeşliğe aday olanlardır.
Din kardeşliği nesepten gelen kardeşlik gibi değildir; bu kardeşlik hiç bir sınırla çevrili değildir. Çünkü nesep kardeşliği din ayrılığı halinde kesintiye uğrarken; din kardeşliği ise neseplerin farklılığı sebebiyle kesintiye uğramaz. (Kurtubi, Ahkamü’l kuran)
Ancak her şey gibi, hoşgörünün de sınırları vardır. Her meselede hoşgörülü olma hakkına sahip değiliz. Günlük hayatta karşılaştığımız hâdiseler ya “hukukullah” ile (namaz, oruç gibi) yahut “hukuk-u ibad” yâni “kul hakkı” ile ilgilidir. Allah’a karşı işlenen suçlarda, günahlarda, haramlarda insanoğlunun hoşgörü yetkisi olamaz. Bilâkis, bu gibi hallerde insanları ikaz etme görevi çok önemlidir. Kur’an’da Ümmet-i Muhammed’in (asm.) diğer ümmetlerden daha hayırlı olmasının büyük bir sebebi olarak bu görevi gösterilir: Örneğin: “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız.” (Âl-i imran Sûresi, 110) buyrulur.
Buna göre, Allah’ın razı olmadığı, yasakladığı bir davranış hoş görülmeyip onun ortadan kaldırılması için imkân ölçüsünde gayret gösterilirken ölçülü olup kalp ve gönül kırmamaya dikkat edilmelidir. Kul hakkına gelince, bir başkasının hukukuna yapılan maddî veya mânevî bir tecavüz karşısında da hoşgörülü olunamaz. Geriye, insanın kendisine karşı işlenen suçlar kalıyor. İşte hoşgörünün gerçek alanı burasıdır. Malımıza zarar veren yahut gıybetimizi yapan bir kimseyi affetme yetkisine sahibiz. Bu hakkımızı kullanmamız, intikam almamızdan daha iyidir. Biz Allah’ın kullarına karşı şefkatli olalım ki, Rabbimizden de rahmet bekleyebilelim.
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: "Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim." Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: "Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?" de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir. (Al-i İmran 20)
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. (Al-i İmran 118)
C- Merhamet:
Merhamet, esirgemek, acımak, koruyup bağışlamaktır. Hatta acımanın, sevgi duymanın ve şefkat beslemenin de ötesinde bir yaklaşımı ifade eder. Allah Rasulü: “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez” (Sahih-i Müslim 4/1808) buyurarak bizleri şefkat ve merhamette kaynaşmaya teşvik eder. Merhamet eden kişi muhtaç olana merhametini gösterirken bile o anda kendisine merhamet edilmektir. Kişiye istediğinin verilmemesi dahi gaybı ve geleceği bilen Allah’ın merhametinin sonucu değil midir? O da bir başka açıdan merhamet olarak değerlendirilir.
Merhamet bir başkasının ıstırabını duyabilmektir. Hatta onunla beraber acı çekmektir. Merhamet, senin mutluluğun olmazsa benim de mutluluğumun olamayacağına olan inancımın ispatıdır. İnsanın kendi sınırlarını aşıp mağdur ve muhtaç olanla bütünleşmesidir. Empatinin en güzel örneğidir. Kızılderililerin birbirleriyle çarıklarını değiştirerek tek vücut haline gelebilme teşebbüsleri de bir merhamet örneğidir. Zaten önemli olan da Müslümanın sadece kendisi için değil, başkaları için de var olduğunun bilinciyle yaşamasıdır. Hz. Peygamber de: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” buyurmuştur.
Bugün batı toplumunda işte bu ruh ölmüştür. Biz de ise “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” anlayışı hâkimdir. Aslında her doğan böyle bir fıtratla donanımlıdır. İnsan, insan için dost ve kardeş olarak yaratıldığından o her türlü ilgi ve alakaya müstahaktır. Altta kalan aslında altta kalmayı hak etmiş olan değildir. Bu anlayış batı kültürünün ürünüdür. Gücün hakkına karşı hakkın gücünü savunmak bizim kültürümüzün ta özünde vardır. Bu miras hep yaşatılmalıdır.
“Sizden biriniz kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe gerçek manada iman etmiş olamaz.” (Buhârî; Müslim; Tirmizi,; Nesâî) diyen Hz. Peygamber bizim kumaşımızı hamiyyet, sevgi ve şefkat ile dokumuştur.
İşte bugün toplumlar, görülen bir kötülük karşısında intikam ve misilleme ile içinin yangınını soğutarak teselliyi ararken biz: “Ya Rabbi onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” diyerek merhamet ve müsamaha kanatlarıyla onları sarıp koruyor ve böylece insanlığın onurunu da korumuş oluruz.
- İSLAM DÜŞMANLIĞI - 15 Ocak 2015 Perşembe
- İSLAM MEDENİYETİN KAYNAĞIDIR - 6 Kasım 2014 Perşembe
- CAMİLERİMİZ - 9 Ekim 2014 Perşembe
- GAZZE BAHTINA MI KÜSSÜN? - 12 Ağustos 2014 Salı
- KUTLU DOĞUM HAFTASI VE SAMİMİYET - 15 Nisan 2014 Salı
- EMEK VE KAZANÇ - 25 Mart 2014 Salı
- OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN.... - 5 Aralık 2013 Perşembe
- OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN.... - 18 Kasım 2013 Pazartesi
- ALLAH - KAİNAT - NSAN - 3 Ekim 2013 Perşembe
- Haccı Yapmak ve Hacı Kalabilmek - 11 Eylül 2013 Çarşamba
- HELAL KAZANÇ MÜSLÜMANA YAKIŞIR - 15 Ağustos 2013 Perşembe
- ORUÇ VE İNSAN İLİŞKİSİ - 11 Temmuz 2013 Perşembe
- BERAT KANDİLİ - 24 Haziran 2013 Pazartesi
- İSLAM İLE ONURLANMAK - 15 Nisan 2013 Pazartesi
- İMAN VE TAKVA - 28 Mart 2013 Perşembe
- KADIN VE ERKEK AYRIMCILIĞI YANLIŞTIR - 8 Mart 2013 Cuma
- GÖNÜL DÜNYAMIZ ÜZERİNE - 14 Şubat 2013 Perşembe
- VAKİT HAKKINI İSTER - 17 Ocak 2013 Perşembe
- HAC YOLUNDAN ESİNTİLER - 20 Aralık 2012 Perşembe
- HACC ÜZERİNE BAZI MÜLAHAZALAR - 11 Ekim 2012 Perşembe
- MÜSLÜMANIN MÜSLÜMANA HAKLARI ÜZERİNE - 20 Eylül 2012 Perşembe
- KARDEŞLİK ÜZERİNE - 28 Ağustos 2012 Salı
- ORUÇTA NİYET - 20 Temmuz 2012 Cuma
- NEFİS TERBİYESİ ÜZERİNE - 28 Haziran 2012 Perşembe
- ÇALIŞMAK ALLAH’IN EMRİDİR - 12 Haziran 2012 Salı
- ÇALIŞMAK ALLAH EMRİDİR. - 12 Haziran 2012 Salı
- KARDEŞLİĞİ ONDAN ÖĞRENDİK - 2 Mayıs 2012 Çarşamba
- ZİNADAN SAKINMAK - 6 Nisan 2012 Cuma
- ŞEHİTLİK VE ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ - 15 Mart 2012 Perşembe
- KURAN VE TOPLUM - 27 Şubat 2012 Pazartesi
- MEVLİT KANDİLİ - 3 Şubat 2012 Cuma
- NEFİS VE NEFSİN MERTEBELERİ - 13 Ocak 2012 Cuma
- Helal Kazanç - 22 Aralık 2011 Perşembe
- EKONOMİ VE İSLAM (2) - 7 Aralık 2011 Çarşamba
- EKONOMİ VE İSLAM - 23 Kasım 2011 Çarşamba
- İslam’da Sağlığı Korumanın Önemi - 3 Kasım 2011 Perşembe
- GÖNÜL DÜNYAMIZ - 17 Ekim 2011 Pazartesi
- İsraf ve Tasarruf Üzerine - 12 Eylül 2011 Pazartesi
- RAMAZAN VE TOPLUM - 10 Ağustos 2011 Çarşamba
- RAZANA GİRERKEN - 28 Temmuz 2011 Perşembe
- DİN VE DÜNYA İŞİNDE MAL VE İLMİN YERİ - 30 Haziran 2011 Perşembe
- ÜÇ AYLAR ÜZERİNE - 6 Haziran 2011 Pazartesi
- ETİK DEĞERLER VE KUL HAKLARI - 20 Mayıs 2011 Cuma
- Peygamberimizin Merhameti Üzerine - 21 Nisan 2011 Perşembe
- İslam’da Kolaylaştırma ilkesi - 25 Mart 2011 Cuma
- İslam’da Kolaylaştırma ilkesi - 25 Mart 2011 Cuma
- Gelir Dağılımında Eşitlik İlkesi: - 17 Şubat 2011 Perşembe
- İNSAN HAKLARI - 21 Ocak 2011 Cuma
- İSLAM’DA YILBAŞI KUTLANIR MI? - 4 Ocak 2011 Salı
- Başkasını Kendine Tercih Etmek - 16 Aralık 2010 Perşembe
- Bayramlarımız - 22 Kasım 2010 Pazartesi
- Bayramlarımız - 22 Kasım 2010 Pazartesi
- İSLAM TASAVVUFU - 10 Kasım 2010 Çarşamba
- DİN TERBİYESİ ÜZERİNE - 25 Ekim 2010 Pazartesi
- Şehitlik ve Gazilik - 17 Eylül 2010 Cuma
- EVLİLİK HAZIRLILIKLARI - 16 Ağustos 2010 Pazartesi
- Hicret (Hz. Peygamberin Medine’ye Göçü) - 22 Temmuz 2010 Perşembe
- Yaz Kuran Kursları Üzerine - 1 Temmuz 2010 Perşembe
- CENNET VE TANIMI ÜZERİNE - 27 Mayıs 2010 Perşembe
- Eskişehir’in Mana Erlerinden: - 27 Nisan 2010 Salı
- Eskişhir’in tarihi - 8 Nisan 2010 Perşembe
- MEHMET AKİF VE İSTİKLAL MARŞI - 16 Mart 2010 Salı
- HURAFELER ÜZERİNE - 22 Şubat 2010 Pazartesi
- UMRE ZİYARETİ - 5 Şubat 2010 Cuma
- DİN VE DÜNYA DENGESİ İÇİN - 15 Ocak 2010 Cuma
- HİCRET VE HÎCRÎ YILBAŞI - 31 Aralık 2009 Perşembe
- KURBAN VE DİNDEKİ YERİ - 7 Aralık 2009 Pazartesi
- HACCI ANLAMAK - 9 Kasım 2009 Pazartesi
- Fütüvvet Ruhu (Müslüman Gençliğin Profili) - 26 Ekim 2009 Pazartesi
- OSMANLI’DA AHİLİK TEŞKİLATI - 8 Ekim 2009 Perşembe
- Ramazan’ın Ardından - 25 Eylül 2009 Cuma
- KADİR GECENİZ KUTLU OLSUN - 15 Eylül 2009 Salı
- ZEKATI ANLAMAK - 7 Eylül 2009 Pazartesi
- RAMAZAN AYININ ÖNEMİ - 24 Ağustos 2009 Pazartesi
- OSMANLININ KURULUŞUNDA KARACAŞEHİR VE EDEBÂLİ - 10 Ağustos 2009 Pazartesi
- Mutluluğa Doğru - 28 Temmuz 2009 Salı
- MİRAC (İLAHİ YOLCULUK) - 18 Temmuz 2009 Cumartesi
- İntihar - 9 Temmuz 2009 Perşembe
- REĞAİP GECESİ - 25 Haziran 2009 Perşembe
- HER CAN KUTSALDIR - 15 Haziran 2009 Pazartesi
- Dini Eğitimin Topluma Etkisi - 31 Mayıs 2009 Pazar
- EĞİTİMDE ÖĞRETMENİN ROLÜ - 5 Mayıs 2009 Salı
- EĞİTİMDE AİLENİN ROLÜ - 21 Nisan 2009 Salı
- Eğitim ve Toplum - 11 Nisan 2009 Cumartesi
- Din ve İnsan - 31 Mart 2009 Salı
- ANADOLUNUN MANEVİ FATİHLERİ (Yunus Emre) - 19 Mart 2009 Perşembe
- PEYGAMBERİMİZİN AİLE HAYATI - 10 Mart 2009 Salı
- İSLAM’DA İNSANIN TANIMI - 1 Mart 2009 Pazar
- Günahlardan arınmalıyız - 22 Şubat 2009 Pazar
- Akrabalık İlişkilerimize Dikkat Edelim - 15 Şubat 2009 Pazar
- İSLAM’DA EMANET BİLİNCİ - 8 Şubat 2009 Pazar
- Yüzlerinde Maske Taşıyanlar - 1 Şubat 2009 Pazar
- EVLİLİK DIŞI İLİŞKİLER - 23 Ocak 2009 Cuma
- Fuhuş ve İslam - 12 Ocak 2009 Pazartesi
- Aileyi ve Toplumu Yıkan Dinamitlerden Fuhuş: - 5 Ocak 2009 Pazartesi
- Kötü Alışkanlıklar Üzerine - 29 Aralık 2008 Pazartesi
- Çocuk Terbiyesinde Şiddet ve Korku - 22 Aralık 2008 Pazartesi
- Çocuk Terbiyesinde Allah Sevgisinin Önemi - 15 Aralık 2008 Pazartesi
- İslam’da Kurbanın Yeri ve Önemi - 6 Aralık 2008 Cumartesi
- Aile İçi Şiddetin Sebepleri ve Şiddeti Kullananlar: - 1 Aralık 2008 Pazartesi
- Toplumdaki Aile İçi Şiddetin Boyutu - 24 Kasım 2008 Pazartesi
- İSLAMDA İBADETİN YERİ VE ÖNEMİ - 14 Kasım 2008 Cuma
- Nefis Ve Onun Terbiyesi Üzerine - 7 Kasım 2008 Cuma
- İsrafa Karşı Tasarruf Bilinci - 4 Kasım 2008 Salı

